Karababa yazdı: İslam-Tasavvuf-Tarikat‏

Mehmet Karababa; Evvela,bu konu çok uzun yazmakla,anlatmakla bitmez.Ayrıca bu konu her daim günceldir,vereceğimiz örnekler kaynaklar doğrultusundadır.Düşünce eksenimi belirtiyorum,bu sebeple herkes benim gibi düşünmeyebilir.Uydurma hadislerle,hadiselerle tarikatı tasavvufu Efendimiz(sallallahu eleyhi veselleme) e dayandırmaya çalışanların kaynağı nedir açıkçası belli değildir.

Karababa yazdı: İslam-Tasavvuf-Tarikat‏
29 Aralık 2013 - 00:01 - Güncelleme: 09 Ocak 2014 - 20:15
Evvela,bu konu çok uzun yazmakla,anlatmakla bitmez.Ayrıca bu konu her daim günceldir,vereceğimiz örnekler kaynaklar doğrultusundadır.Düşünce eksenimi belirtiyorum,bu sebeple herkes benim gibi düşünmeyebilir.Uydurma hadislerle,hadiselerle tarikatı tasavvufu Efendimizm(sallallahu eleyhi veselleme) e dayandırmaya çalışanların kaynağı nedir açıkçası belli değildir.
 
 
İslam ve tasavvufu ayrı ayrı ele almak gerekir.Bu tabi benim gibi inananlar için gerekli bir tabirdir.Çünkü islam ve tasavvuf farklı inançlara sahiptir.İslamı tasavvuf ile değerlendirmek hata olur.Yalnız tasavvufu islamın bir parçası gibi göstermek sofilerin,tarikatların bir geleneği haline gelmiştir.Yani ibadetlerini bu ritüeller doğrultusunda yaparlar.Bu yaptıklarını da şeyhlerine dayandırırlar. Kısaca,şeyh ne yapmışsa aynından yapar.Sorgulamak gibi bir durum söz konusu olamaz,bu mümkün olmayan bir haldir.
 
 
Tasavvuf,kendinden geçip göçmek gibi tabirler yüklenerek tanımlanabilir.Ama islamı öyle tabir edemezsiniz.İslam bilinçli yapılanı kabul görür,örneğin; kişi sarhoşken namaza yaklaşmaması yönünde uyarılmıştır.Akıl başta olmalı! Bu islamın emridir.İslam dini Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi vesellem) vesilesiyle tüm insanlığa sunulmuş bir dindir ve ALLAH (subhana ve teala) katında tek din islamdır ayetiyle de bu durum izah edilmiştir.Kişiler Kur'an ve sünnet çerçevesinde yaşadıkça sıkıntı yaşamayacaktır.Ama bu iki yol dışında ALLAH (subhana ve teala)'a ulaşmaya çalışmak akıl karı değildir.
 
 
Bakara Suresi'nin 165. ayeti muhteşem derece açıklayıcı ; ALLAH (Azze ve celle)'ı sever gibi kulları sevenler.Ayeti okuyalım : İnsanlar arasında ALLAH'a çeşitli eşler koşanlar ve bu koştukları eşleri ALLAH'ı sever gibi sevenler vardır. Oysa müminler en çok ALLAH'ı severler. Zulmedenler, azabı gördükleri zaman bütün kuvvetin ALLAH'ta olduğunu ve ALLAH'ın azabının ağır olduğunu anlayacaklarını keşke şimdiden bilselerdi!
 
 
Tasavvufçu , aklını kullanmayan, sorgulamayan, şeyh demişse bir bildiği vardır diyen, soru sormak isteyene "sende o kadar ilim varmı ki", ya da "sen ondan daha mı iyi biliyorsun" diye karşı çıkan, "gassalın önündeki meyyit ol" parolasıyla beynini küfür, şirk ve bidatlere karşı şeyhinin cebine koyan, gördüklerine duyduklarına karşı üç maymunu oynayan körü körüne itaat etmenin pratik tatbikçisidir.
Yalnız bu durumlar Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi vesellem) döneminde gerçekleşmeyen hallerdir.Sonrasında sahabe ve tabiin döneminde de bu şekilde uygulamalar görülmemekte.
 
 
İbnu Mes'ud (radıyallahu anh)'un şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir:
"Muhakkak ki, en güzel söz Allah'ın kitabıdır. En güzel yol da Muhammed (aleyhissalâtu vesselâm)'in yoludur. İşlerin en kötüsü de dine aykırı olarak sonradan çıkarılanıdır. Size vâdedilen mutlaka yerine gelecektir. Siz Allah'ı aciz bırakamazsınız."
 
 
Buhârî, İ'tisam 2, Edeb 70.
Tasavvufun islamın yayılmasına binan çeşitli kavimlerinden etkilenerek ortaya çıktığı belirtilmektedir.Özellikle Acemler,Hintliler ve batıdan da Yunanlılar'ın filozoflarından etkilendiği belirtilmiştir.Yani sade bir inanç olmadığı yönünde çeşitli söylemler mevcuttur.
 
 
İslam'ın ilk yüzyılında Araplar arasında tasavvuf diye bir şeyin bulunmadığı, bunun ancak ikinci yüzyıldan itibaren ve İslami fetihlerin ardından başladığı bilinmektedir. İlk temsilcilerinin de acemler olduğu bir gerçektir. Bir sapma şeklinde toplumda başlayan zühd akımının tasavvuf kültürüne can kurtaran simidi gibi sarıldığı ve zamanla tekamül ederek tasavvuf olarak revaç bulduğu bilinmektedir. Nitekim İslam tarihinde tasavvuf akımının bariz temsilcileri olan mesela Kuşeyrî, Hucvirî, Cami, Attar, Kelebazî, Suhreverdî, Gazali, Bistamî, Hallaç, Tusî, Tebrizî, Rumî, Muhasibi[96] gibi kişilerin de acem (İran menşeli) oldukları bir gerçektir. Diğer taraftan anako-nuların hemen pekçoğunda tasavvuf ile gulat şiilik arasında bir aynilik ol­duğu görülmektedir.
 
 
Şii bir araştırmacı olan Dr. Kamil Mustafa eş-Şeybî'nin "es-Sılatu Hey-ne't-Tasavvuf ve't-Teşeyyu" adlı çalışmasında İslam tarihinde sûfî adıyla vasfedilen ilk kişilerin Cabir ibn Hayyan, Ebu Haşim el-Kûfî ve Abduk es-Sûfî olduğunu belirterek şöyle demektedir;
 
 
"Cabir ibn Hay}'an, Cafer-i Sadık'm öğrencisi veya kölesidir. [97]Şia, Cabir ibn Hayyan'm şianm büyüklerinden ve imam adına konuşan anlamında Bab olduğunu kabul eder. Şiilikle ilgili kitaplar yazdığı ve zühdde özel bir ekolü olduğunu söylerler. "İhbaru'l-Ulema bi Ahbari'l-Ulema" kitabının yazarı el-Kıftî, Cabir ibn Hayyan'm birçok felsefi bilgilere sahip bulunduğunu, Haris el-Muhasibi, Sehl ibn Abdullah et-Tusterî gibi tasavvufçuların yolu olan batın ilmi yolundan gittiğini söyler. Bu adam kimya ilminde çok mahirdi. [98]
 
[96] İmn menşeli isimleri için Molla Cami'nin "Netehaıu'l-Üns miri I ladaraıi'l-Kuds" kitabına ba­kınız.(Bedir Yayınevi, İst. 1971. )
 
[97] Veya Bermekilerin başı Cafer el-Bermeki'nin yakıniarındandır. Iîkz. Kamil Mııst.ıl'.ı eş-Şeybi, es-Sılalıı Beyne't-Tasavvuf ve't-Teşeyyıı', 1/286, Hağd.ui, 1963
 
[98] Dr. Kamil Muslafn eş-Şeybi, a. K- e. 1/276-279, Abdurrahman Abdııllıalik, el-Fikru's-Sııl'i fi Dav'il Kil.ıb ve's-Sunne, 4)3-432, Ktıveyl )
 
Bazen anlattığımız ama bize göre saçma gelen haller,bir çok tarikat ehline de saçma gelir.İnandıramayız bu olayları ama bu olaylar çeşitli kitaplarda belitilmiştir hem de kaynak gösterilerek.İşte aşağıda bir örnek,inanılır gibi midir?
 
Tasavvuf kültüründe ve şeyh-mürid sisteminde müridin şahsiyeti olabildiği kadar yokedilmesine karşın, şeyh yüceltilmekte, kutsallaştırılmakta ve kendisine bir nevi tanrısal özellikler verilmektedir. Bunun bir örneğini Me-nakibu’l-Arifin kitabında görüyoruz. Eflaki anlatıyor:
 
Sultan Veled buyurdu ki: Birgün babam medresede bilgiler saçıyordu. Bu arada: Gerçek mürid, kendi şeyhinin herkesten üstün olduğuna inanan kimsedir (dedi). Öyle ki bir adam Beyazıd’in müridlerinden birine:
 
Bir adam Beyazıd’ın müridlerinden birine: Şeyhin mi büyük Ebu Hanife mi diye sordu.
Mürid: şeyhim, dedi.
 
Sonra Ebu Bekir mi büyük senin şeyhin mi? diye sordu, yine Şeyhim dedi.
 
O birer birer bütün sahabeyi saydıktan sonra Muhammed (sallallahu aleyhi vesellem) mi büyük şeyhin mi? dedi. Yine Şeyhim büyüktür dedi.
 
En sonunda Tanrı mı büyük senin şeyhin mi? diye sordu. Ben tanrıyı şeyhimde gördüm, şeyhimden başka bir şey tanımam.’dedi.
 
Başka bir müride de Tanrı mı büyük şeyhin mi? diye sordular. O da ‘bu iki büyük arasında hiçbir fark yoktur’ dedi.
 
Yine müridlerden bir diğeri de: ‘Bu iki büyükten daha büyük biri lazım ki bu farkı ortaya koysun’ demiştir“ 
(Ahmed Eflaki, Menakibu’l-Arifin, 1/310-311. Hürriyet Yayınları, İstanbul 1973)
[Prof. İbrahim Sarmış, Tasavvuf ve İslam Sh. 321]
 
Bu hikayeye tevhid ehli bir müslüman inanamaz.Ama gelin görün ki bu gibi öyle çok hikaye var ki,hangisini anlatalım.Günlük hayatta zaten buna yakın durumlarla karşılaşabiliriz.Hatırlar mısınız bilmem; Cübbeli Ahmet hapse düşmüştü,kendi hocası (Mahmut Efendi) ALLAH tarafından Cübbeli Ahmet için mesaj geldiğini bildirmişti.Bu yakın dönemde meydana gelmiş bir hikayedir!..
 
 
"Ömer bin Yahya dedesinden nakletmiştir: Sabah namazından önce Abdullah bin Mesud'un (radıyallahu anh) kapısında oturuyorduk. Evinden çıkınca beraber mescide yürüyecektik. Ebu Musa el-Eş'ari (radıyallahu anh) yanımıza geldi: Abdullah daha çıkmadı mı? diye sordu. Hayır dedik. O da bizimle beklemeye başladı. Derken Abdullah evinden çıktı. Hepimiz kalkıp etrafını sardık. Ebu Musa ona dedi ki: Ey Abdullah! demin mescidde garibime giden bir olay gördüm. Fakat, bereket versin ki hayırlı bir iş olarak görünüyordu. Abdullah neydi o iş? diye sordu. Ebu Musa: Yaşarken (beklersen) sende görürsün dedi. Sonra şöyle anlattı: Mescidde halka olmuş cemaatler gördüm. Her halkadan bir adam, elinde çakıl taşları olduğu halde komut veriyordu. ‘Yüz defa tekbir cemaat yüz tekbir getiriyordu. Sonra adam: yüz defa lailaheillallah diyordu. Cemaat emrin gereğini yerine getiriyordu. Sonra adam yüz defa Subhanallah diye komut veriyor, ve cemaat yine emre uyuyordu. Abdullah Sen onlara bir şey söylemedin mi? diye sordu. Ebu Musa: Hayır hiç bir şey demedim. Senin görüşünü almak istedim dedi. Abdullah: Sen onlara: Siz o çakıl taşlarıyla günahlarınızı , ben size hayrınızı eksiltmeyeceğine garanti vereyim, diyemedin mi? dedi. Sonra Abdullah mescide yürüdü. Biz de beraber gittik. Mescide girince bu halkalardan birine rastladı. Tepelerine dikildi. Nedir sizin şu yaptığınız? dedi. Onlar: Ey Abdullah, bunlar çakıl taşları, tekbir, tehlil ve tesbihlerimizi sayıyoruz dediler. Abdullah: Siz o taşlarla günahlarınızı , ben size hayrınızın eksilmeyeceğine garanti vereyim. Ey Muhammed ümmeti! Helakınız ne de hızlı yaklaşıyor. Hem de aranızda bu kadar sahabe varken, Resulullah'ın kefeni daha nemlenmişken, yemek tabağı henüz kırılmamışken... Beni kudretiyle saran Allah adına söyleyin: Siz, Muhammed ümmetinden daha mı fazla hidayette olan bir ümmetsiniz?...Yoksa siz delalet kapısını açanlar mısınız?... Onlar: Ey Abdullah, Allah'a andolsun ki, bizim hayır işlemekten başka bir niyetimiz yok dediler. Abdullah: Nice hayır uman insanlar var ki asla umduğu hayrı bulamamıştır. Resulullah Kur'an okuyan, fakat okudukları kalplerine işlemeyen bir topluluk tarif etmişti. Andolsun ki, sanki o tarife uyanların çoğunluğu sizin aranızda... Sonra onlardan yüz çevirip gitti…Amr bin Seleme dedi ki. Nehrevan olayında bu adamların çoğunluğunu, Haricilerle beraber bize saldırırken gördük." (Darimi; Abdurrezak, Musannef; Taberani, Mucem el-Kebir; Heytemi, Mecmauz Zevaid)
 
 
Tarikatçılara göre; “şeyhin bakışı kalp hastalıklarına şifadır. Yüzünü göstermesi, manevi hastalıkları giderir. O, anlatılan olgunlukların sahibi, vaktin imamı, zamanın halifesidir. Kutuplar, bedeller onun ma­kamları sayesinde yetişip yaşarlar. Evtâd, nücebâ, onun kemalât denizinden akıp gelen bir katredir. Onun irşadı güneş misalidir. Kendi iste­meden her şeye feyzini yağdırır…” Muhammed b. Abdullah Hani, Adâb, Çev. Abdulkadir AKÇİÇEK, İstanbul, 1396/1976.s. 238
 
İbn Teymiye şöyle der;
 
"Her kim Allah ile mahlukatı arasında -hükümdar ve teba'ası arasındaki aracılar gibi- aracılar oluşturursa, kişi kafir ve müşriktir. Öyle ki; kulların sorunlarını onlar Allah (celle celaluhu)'a iletiyorlar, Allah (celle celaluhu)'da kullarını onların aracılığıyla hidayete erdiriyor ve rızıklandırıyor. Halk önce onlardan dilekte bulunuyor, onlar da Allah (celle celaluhu)'dan diliyorlar. Kralların yanındaki aracılar gibi. Onlar halka (da) yakın oldukları için ihtiyaçları krallara onlar dile getirirler. Halk da edep göstererek kraldan dileklerini onların yapmalarını isterler. Veya halkın onlardan (önce) dilekte bulunması, belki direkt kraldan dilekte bulunmalarından daha faydalı olabilir. Çünkü o aracılar ihtiyaçlı (sıradan halk)'dan daha krala yakındır (dosttur). Her kim bu tarzda aracılar oluşturursa o kişi kâfirdir, müşrikdir. Ondan tevbe etmesi istenir eğer tevbe etmezse öldürülür" (Mecmu'ul-Fetâvâ, I/126)
 

YORUMLAR

  • 0 Yorum